Bu Blogda Ara

19 Eylül 2010 Pazar

Birkaç günlüğüne Hilda olmak..

Hilda'la bir kaç sene önce tanıştım.. Onu gördüğümde üzerinde çiçekli bikinisi, elinde bir kitapla hamağa uzanmış balık tutuyordu.. Bir sonrakinde paletleriyle dalmış, suyun altında balıkla burun buruna gelmekten dolayı şaşırmış haldeydi.. 




Onda gitgide kendimi buluyordum.. Denizi seviyordu, kendine has bir şaşkınlığı vardı ve en önemlisi "yuvarlak" hatlıydı.. Hilda'nın hemen hemen her karesinde yaşanmışlığımdan bir an bulurum.. Birçok kadının bulacağına da eminim.. Bu yüzden  Hilda bana hep çok sıcak, çok tanıdık gelir.. Benden farklı olarak kesinlikle Amerikalı'dır.. Amerikalı ressam Duane Bryers tarafından 1950-1960 yılları arasında çizilen Hilda pin up tarihinin ilk "plus size" kadını.. Diğer pin up kızlarından farklı olarak davetkar bir cinsellikle değil, kendi halindeliğin mahrem ve masum sevimliliğini taşır.. Hayat onun için güzel, küçük sürprizlerle dolu ve çok keyiflidir.. Küçük köpeğini yanına almadığı zamanlar hep tek başınadır.. Tek başınalığı nedeniyle ara sıra zorluk  çeker gibi görünse de asla depresif değildir.. 




Evin yeniden düzenlenmesine adandığım şu son bir haftadır iyiden iyiye Hilda gibi hissetmeye başladığım için burada ona yer vermek istedim.. Ne dersiniz? Sevdiniz mi Hilda'yı? 
Sevgilerimizle :)
 H&B

15 Eylül 2010 Çarşamba

Haritalar bize ne söyler?

The Atlantic'in  Ocak - Şubat 2008 sayısını New York JFK  havalanında görüp hemen almıştım.. İnsan evinden uzakta, akıp giden alalade anlardan birinde  yaşadığı coğrafyanın parçalanmış haritasını görünce tuhaf duygular yaşıyor.. Ders gibi çalışılan bir alanın habersiz oyuncusu olduğuna ayıveriyor.. Hoş, böyle bir dünya düzeninde buna aymamak alıklık.. 
Dergi kapağındaki haritaya bakdığımda benimle çok ilgili, bir o kadar da ilgisiz bir şeye baktığımı hissetmiştim..  Sürekli didişsek de pek sevdiğimiz, üzerine titrediğimiz, kırışıklıklarını ütüleyelim derken yılları tükettiğimiz küçük hayatlarımız bu haritaların neresindeydi?..  Mutlu muyuz? Mutsuz muyuz? Sağlığımız yerinde mi? İşimiz var mı? Çalışıyor muyuz? Ödeniyor mu taksitler ? Yoksa bir dilim ekmeğe muhtaç mıyız? Çöpleri mi karıştırıyoruz? Sokakta mı uyuyoruz? Aşık mıyız? Terk mi edildik? Bunadık mı? Kaza mı geçirdik? Sakat mı kaldık? Bir anlam katmak için kendimizle didişip dururken neresindeyiz bu haritaların? Yüzlerimiz yok.. Gölgelerimiz yok..  Haritalarda görünmeyen tek şey biziz.. Biz yokuz bu haritalarda.. Çünkü biz değişken faktörüz.. Bir süreliğine  buradayız.. Bu süre de bizden - ve sevdiklerimizden başka - kimsenin umrunda değil..

1919'da Paris'de  Osmanlı Devleti'nin bölünme planlarının görüldüğü haritalarda da kimseyi göremedim..  Oysa birileri yaşıyordu bu topraklar da değil mi? Savaş görmüş, çoğu yoksul insanlar da "ya-şı-yor"lardı değil mi? Hani nerdeler? 







The Atlantic'deki makaleyi kaleme alan Jeffrey Goldberg Orta Doğu haritasının önümüzdeki on (kaldı sekiz) veya elli sene içinde değişeceği yönünde bir spekülasyonda bulunuyor.. Yönetim şekillerinin değişip  farklı güç odaklarının belirginleşmesi, etnik ve dini farklılıkların kimi ülke sınırlarını küçülteceği, kimini büyüteceği öngörüsünde bulunuyor.. 





Biraz araştırınca bu konudaki ilk haritanın bu olmadığı  ortaya çıkıyor..The Atlantic'in kapağına bir daha bakmak istedim.. Bunu internette yapmak şu an kütüphaneden dergiyi bulmaktan daha kolay.. Harita seven bir dünyalının blogunda aşağıdaki harita karşıma çıktı.. Armed Forces Journal'ın Haziran 2006 sayısında Ralph Peters, Orta Doğu'yu aşağıdaki gibi çiziyor.. Daha doğrusu "yeniden çiziyor".. 



Makalede, iki harita çizerinin (Goldberg ve Peters) fikir alış verişlerine de yer verilmiş.. Burada Peter'a haritayı nasıl çizdiği sorulduğunda şöyle diyor,  "Çizim bölümü bana boş bir harita verdi..  Bir kalem aldım ve çizmeye başladım.. Sonunda bir şey şekillendi.. Derken  bu taraftan 50 mil olsun, bu sınırı şöyle çek gibi şeyler söylendi.. Oysa kalemin çizgisinin genişliği bile 200 mil.. "


Haritalara bakın.. O dönemde yaşayan insanları düşünün.. Nasıl bir hayat sürdüler? Ne gibi dertleri vardı? Peki ya bizler nasıl bir hayat sürüyoruz? Ne gibi dertlerimiz var? Görebiliyor musunuz? 






Haritaların alıntılandığı blog: http://blog.cartophilia.com/2008_03_01_archive.html

8 Eylül 2010 Çarşamba

I will show you something..

The gap in between is the dirty part of heaven.. 
I know the place..  
I'm living in.. 
That's why I'm 
w
r
i
t
i
n
g
.

7 Eylül 2010 Salı

Mürver Çiçekleri..

Mürver şurubunu ilk kez annemin bir arkadaşının evinde Jack Daniel's ile karıştırılmış halde içmiştim.. Çiçeğin o ince kokusu,  Tennessee viskisinin baskın kokusuna kafa tutup kendini belli ediyordu..  Uzunca bir süre karşılaşmadık Mürver hanımla.. (Bir çiçek olduğu için pekala onu böyle çağırabilirim.. ) Ta ki geçen gün IKEA'nın raflarında Mürver Şurubunu görünceye kadar.. 

Hiç düşünmeden bir tane aldım.. Bire altı oranında kullanılan bu şurubu viski, votka gibi alkollü içeceklerle karıştırmak mümkün..  İçine ince bir şeftali dilimi, bir kaç rezaki üzümü atılmış  bol buzlu bir bardak su ile de muhteşem oluyor.. Çiçek suyu içmek kesinlikle çok güzel.. Her şeyden önce her yudum mis gibi kokuyor..  Benimki gibi reflü yorgunu mideleri hiç üzmüyor..  Uyumlu ve anlayışlı.. Aynı zamanda yararlı.. Bağışıklık sistemini güçlendirdiği bilinen, özellikle soğuk algınlıklarında, İsveç başta olmak üzere, sıkça baş vurulan bir bitki Mürver ya da bizim dışımızdaki dünyada bilinen adıyla Elderflower..  
Mürver hanım fotoğafta olduğu gibi sevinçle kollarını açmış sizi bekliyor.. Bir yudum.. Bir yudum daha.. Çiçek olmak lazım bu dünyada! 







Latin is a dead tongue..

Latin is a dead tongue, as dead as dead can be,
First it killed the romans; now it's killing me.
All are dead who wrote it,
All are dead who spoke it,
All are dead who learned it.
Lucky dead-they've earned it.




Ölü bir dil olan Latince bugün konuşulan pek çok dilden daha canlı.. Ölü dili, iki insan arasında iletişimde kullanılmayan, iletişimi sağlamayan dil olarak düşünürsek, Latince ile iletişimin kişi ve bir alan arasında olduğunu söyleyebiliriz. Tıp ve hukuk alanında kullanılan terimlerle kendine yaşam alanı bulan Latince, Roma dönemi komedyalarının günümüze kalmasında etkin rol oynar. Bin yıllık Orta Çağ boyunca kiliselerde retorik eğitimlerinde kullanılan ve Latince'nin en seçkin örnekleri kabul edilen Plautus, Terentius komedyalarının bugün elimizde olmasının tek kaynağı, tiyatroyu yasaklayan kilisenin bu eğitime verdiği önem nedeniyle el yazmalarını kuşaktan kuşağa aktarması.. Mezarlardan seslenen ve koca bir kültürü capcanlı tutan bu dil için ölü demek ne kadar doğruysa, canlı demek de o kadar doğru kanımca..
Birkaç gün önce kitaplığımda "How do we learn Latin" kitabını bulup, Latince-Türkçe sözlüğü alıp kaldığım yerden çalışmaya başladığım an Latince'ye minnet borçlu olduğumu hissettim.. Galiba hepimiz ölü olan bir dilin yasını tutup ara sıra şükranla anmalı, yalnızca sayfalarla konuşabileceğimizi bile bile bir kaç kelime olsun öğrenmeliyiz..

6 Eylül 2010 Pazartesi

Let's face with it..

     Bir süredir başta Facebook olmak üzere, diğer sosyal paylaşım siteleriyle olan ilişkilerimizin ne kadar sağlıklı olduğunu düşünüyorum.. Başlangıçta uzun zamandır haberleşilmeyen arkadaşların şıp diye bulunuverdiği herkesin toplandığı bu büyük havuzun suyu giderek kirleniyor gibi.. Facebook üzerinden taslanan bilgiçlikler, gezip görülen yerlerden, yenilip içilenlere kadar teşhir edilen günlük yaşam detaylarını kendimiz için mi, yoksa başkaları için mi paylaşıyoruz? Paylaştığımız insan mıyız, yoksa olmak istediğimiz insanı mı yaratıyoruz? Ne kadar samimiyiz? Paylaştığımız ne? Politika, sanat, sokak hayvanları, vb. konularda Facebook üzerinde daha aktif oluşumuz boşa harcanan enerji değil mi? Kendi kendimize rahatlıyor muyuz? Darbelerle örülü apolitik gençlik yıllarımız yırttığımızı mı sanıyoruz? Neden sokaklarda değiliz? Neden paylaştıklarımız yüzünden listemizde "arkadaş" olan birileri bizden nefret edebiliyor? Hava attığımızı düşünebiliyor? Ve neden çekip gitmiyor? Böyle bir ikili durum doğada yok.. Ama sanal ortamda var.. Lafa geldi mi toplumca kendimizi dost canlısı, misafirperver olarak tanımlamaya bayılıyoruz da, neden iki yüzlülüğümüzden, dedikoduculuğumuzdan, çekememezliklerimizden bahsetmiyoruz.. Kim bunu yapanlar? Kim bu terbiyesizler? Neden hep "başkaları"? Hadi yüzleşelim..



4 Eylül 2010 Cumartesi

Concordia & Discordia


Uyum ve uyumsuzluğun doğadaki muhteşem birlikteliğinin içimizde de
olduğunu unutmamak ya da sadece 
kendime hatırlatmak için..